سُورَةُ الذارياتمَكِّيَّة ۝ ٦٠ آيَة

51. Zâriyât Suresi (The Winnowing Winds) · 60 ayet · Mekkî

🕮 Sayfa görünümüne geç

Kelime: 🇹🇷 🇬🇧
Meal: 🇹🇷
Mahmoud Khalil Al-Husary
سُورَةُ الذارياتمَكِّيَّة ۝ ٦٠ آيَة

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ

kaldıran(rüzgar)lara andolsunBy those scatteringsavurupdispersing
🇹🇷 51:1 O tozdurup savuranlara,
yüklü (bulut)lara andolsunAnd those carryingağıra load
🇹🇷 51:2 Derken bir ağırlık taşıyanlara,
akıp gidenlere andolsunAnd those sailingkolayca(with) ease
🇹🇷 51:3 Derken bir kolaylıkla akanlara,
taksim edenlere andolsunAnd those distributingiş(ler)iCommand
🇹🇷 51:4 Derken bir emir taksim edenlere andolsun ki,
gerçektenIndeed, whatsize va'dedilenyou are promisedmutlaka doğrudur(is) surely true
🇹🇷 51:5 O size vaad edilen elbette doğrudur.
ve muhakkakAnd indeedcezathe Judgmentolacaktır(is) surely to occur
🇹🇷 51:6 Ceza ve hesap günü şüphesiz olacaktır.
göğe andolsun kiBy the heavenbulunanfull ofyolları (yörüngeleri)pathways
🇹🇷 51:7 Yollara sahip göğe andolsun ki,
elbette sizIndeed, youiçindesiniz(are) surely insöz(ler)a speechçeşitlidiffering
🇹🇷 51:8 Siz elbette çelişkili sözler içindesiniz.
çevriliyorDeluded awayondanfrom itkimse(is he) whoçevrilenis deluded
🇹🇷 51:9 Ondan çevrilen (imana) çevrilir.
kahrolsunCursed beyalancılarthe liars
🇹🇷 51:10 Kahrolsun (o fikir adına) kendi tahminlerini ileri sürenler!
kiThose whoonlar[they]içinde(are) inaptallıkfloodyanılıp durmaktadırlar(of) heedlessness
🇹🇷 51:11 Onlar bir sarhoşluk ve cehalet içinde şuursuzdurlar.
sorarlarThey askne zaman?Whengünü(is the) Dayceza(of) Judgment
🇹🇷 51:12 Onlar: "Hesap ve ceza günü ne zaman?" diye soruyorlar.
o günA Dayonlartheyüzerindeoverateşthe Fireyakılacaklardırwill be tried
🇹🇷 51:13 O gün, onların ateş üzerinde azap görecekleri gündür.
tadınTastefitneniziyour trialbudur işteThisşey(is) whatolduğunuzyou wereonufor itacele istiyor(lar)seeking to hasten
🇹🇷 51:14 Onlara: "Tadın inkarınızın cezasını, işte sizin acele istediğiniz budur!" denecektir.
şüphesizIndeedmuttakilerthe righteouscennetlerdedir(will be) incennetlerGardensve çeşme başlarındadırlarand springs
🇹🇷 51:15 Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı.
alırlarTakingşeyiwhatkendilerine verdiğitheir Lord has given themRablerinintheir Lord has given themçünkü onlarIndeed, theyidilerwereöncebeforebundanthatgüzel davranangood-doers
🇹🇷 51:16 Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı.
idilerThey used topek azlittlegeceleriofgecethe nightuyuyor(lar)[what]uykusleep
🇹🇷 51:17 Onlar geceleyin pek az uyurlardı.
seherlerdeAnd in the hours before dawnonlartheyistiğfar ederlerdiwould ask forgiveness
🇹🇷 51:18 Onlar seher vakitlerinde Allah'tan bağışlanma dilerlerdi.
vardıAnd inmallarındatheir wealthbir hak(was the) rightdilenci için(of) those who askedve yoksul içinand the deprived
🇹🇷 51:19 Onların mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için bir hak vardı.
ve vardırAnd inyeryüzündethe earthnice ibretler(are) signskesin inanacaklar içinfor those who are certain
🇹🇷 51:20 Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz?
ve vardırAnd inkendi canlarınızdayourselvesgörmüyor musunuz?Then will notgörürsünyou see
🇹🇷 51:21 Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz?
ve vardırAnd ingöktethe heavenrızkınız(is) your provisionve şeyand whatuyarıldığınızyou are promised
🇹🇷 51:22 Sizin rızkınız da size vaad edilen sevap ve ceza da göktedir.
Rabbine andolsun kiThen by (the) Lordgöğün(of) the heavenve yerinand the earthşüphesiz Oindeed, itgerçektir(is) surely (the) truthgibi(just) asşey[what]sizinyoukonuştuğunuzspeak
🇹🇷 51:23 Gök ve yerin Rabbine andolsun ki size edilen o vaad, herhalde haktır. O tıpkı sizin konuşmanız gibi gerçektir.
sana geldimi?Hassize ulaştıreached youhaberi(the) narrationmisafirlerinin(of the) guestsİbrahim'in(of) Ibrahimağırlananthe honored
🇹🇷 51:24 Ey Muhammed! İbrahim'in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi?
bir zamanWhengirmişlerdithey enteredonun yanınaupon himve demişlerdiand saidselamPeacededi kiHe saidselamPeacebir topluluk(sunuz)a peopletanınmamışunknown
🇹🇷 51:25 Hani onlar İbrahim'in huzuruna girmişlerdi de "Selam sana!" demişlerdi. İbrahim: "Size de selam" demiş, ve içinden: "Bunlar tanınmamış bir topluluk!" diye geçirmişti.
gizlice gittiThen he wentyanınatoailesininhis householdve getirdiand camebir buzağıwith a calfsemizfat
🇹🇷 51:26 İbrahim, sonra ailesine giderek semiz bir buzağı (eti) getirdi.
onu yaklaştırdıAnd he placed it nearönlerine[to] themdedihe saidyemez misiniz?Will notyersinizyou eat
🇹🇷 51:27 Onu önlerine sürerek: "Yemez misiniz?" dedi.
içine düşürdüThen he feltonlardanfrom thembir korkua feardedilerThey saidkorkma(Do) notkorkarlarfearve ona müjdeledilerand they gave him glad tidingsbir oğlan çocuğuof a sonbilginlearned
🇹🇷 51:28 Yemediklerini görünce onlardan içine bir korku düştü. Onlar İbrahim'e: "Korkma!" dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler.
sonra geldiThen came forwardkarısı (Sare)his wifeiçindewithçığlıka loud voicevurarakand struckyüzüneher faceve dediand she saidbir koca karıAn old womankısırbarren
🇹🇷 51:29 Bunun üzerine karısı (Sâre) bir çığlık atarak geldi ve elini yüzüne vurarak: "Ben kısır bir kocakarıyım, nasıl çocuğum olur?" dedi.
dediler kiThey saidböyleThusdedisaidRabbinyour Lordşüphesiz OIndeed, HeO[He]hüküm ve hikmet sahibidir(is) the All-Wisebilendirthe All-Knower
🇹🇷 51:30 Misafir melekler: "Evet bu böyledir. Rabbin böyle buyurdu. Gerçekten O hüküm ve hikmet sahibidir. Herşeyi hakkıyla bilir." dediler.
27. Cüz
dediHe saido halde nedir?Then whatgöreviniz(is) your missioneyO messengerselçilerO messengers
🇹🇷 51:31 İbrahim, kendisine misafir olarak gelen meleklere: "Acaba sizin asıl önemli işiniz nedir ey elçiler?" dedi.
dedilerThey saidelbette bizIndeed, wegönderildik[we] have been sentbir kavmetobir kavima peoplesuçlucriminal
🇹🇷 51:32 Onlar: "Gerçekten biz günahkâr bir kavim (olan Lût kavmine) gönderildik.
salalım diyeThat we may send downonların üzerineupon themtaş(lar)stonesçamurdanofçamurclay
🇹🇷 51:33 Onların üzerine çamurdan pişirilmiş sert taşlar yağdıracağız.
işaretlenmiş (taşlar)Markedkatındaby your LordRabbininby your Lordhaddi aşanlar içinfor the transgressors
🇹🇷 51:34 O taşlardan herbirinin haddi aşanlardan kime isabet edeceği Rabbin katında işaretlenmiştir." dediler.
sonra çıkardıkThen We brought outbulunan(those) whoidilerwereoradathereinmü'minlerdenofmüminlerthe believers
🇹🇷 51:35 Nihayet biz müminlerden orada bulunan kimseleri çıkardık.
zatenBut notbulmadıkWe foundoradathereinbaşkasınıother thanbir ev(halkın)dana houseolanofmüslümanthe Muslims
🇹🇷 51:36 Fakat biz orada müslümanlardan bir ev halkından başka kimseyi de bulamadık.
ve bıraktıkAnd We leftoradathereinbir ibreta Signiçinfor those whokorkanlarfearazabdanthe punishmentacıklıthe painful
🇹🇷 51:37 Biz orada acı bir azabdan korkan kimseler için bir ibret nişanesi bıraktık.
ve (ibret) vardırAnd inMusa'daMusahaniwhenonu göndermiştikWe sent himFir'avn'etoFiravunFiraunbir delil ilewith an authorityaçıkclear
🇹🇷 51:38 Musa'nın kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik.
çevirdiBut he turned awayyanınıwith his supportersve dedi kiand saidbüyücüdürA magicianveyaorcinlidira madman
🇹🇷 51:39 Firavun ise ordusuyla birlikte yüz çevirmiş, onun hakkında: "Bu bir sihirbazdır, ya da bir delidir." demişti.
biz de onu yakaladıkSo We took himve askerleriniand his hostsve onları attıkand threw themdenizeintodenizthe seave owhile hekendi kendini kınıyordu(was) blameworthy
🇹🇷 51:40 Nihayet biz onu ve ordularını yakalayıp hepsini denize attık. Firavun ise o sırada (inadından dolayı pişmanlık duyarak) kendi kendini kınıyordu.
ve (ibret) vardırAnd inAd'deAadhaniwhengönderdikWe sentonlaraagainst thembir rüzgarthe windköklerini kesenthe barren
🇹🇷 51:41 Âd kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani biz onların üzerine köklerini kesecek bir rüzgar göndermiştik.
bırakmıyorNotayrıldıit lefthiçbiranyşeyithinggeçtiğiit cameüzerindenupon itancakbutonu ediyorduit made itkül gibilike disintegrated ruins
🇹🇷 51:42 O rüzgar üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi dağıtıyordu.
ve (ibret) vardırAnd inSemud'daThamudhaniwhendenmiştiwas saidonlarato themsefa sürünEnjoy (yourselves)kadarforbir süreyea time
🇹🇷 51:43 Semud kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani onlara: "Belirli bir süreye kadar dünyadan yararalanıp, geçinin!" denmişti.
başkaldırdılarBut they rebelledkarşıagainstbuyruğuna(the) CommandRablerinin(of) their Lordbu yüzden onları yakaladıso seized themyıldırımthe thunderboltve onlarwhile theybakıp dururlardıwere looking
🇹🇷 51:44 Onlarsa Rablerinin emrine karşı büyüklük tasladılar. Bunun üzerine kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıp, çarptı.
güçleri yetmediThen notgüçleri yettithey were able toayağa kalkmaya[of]dururlarstandveand notolmadılarthey couldyardım edilenhelp themselves
🇹🇷 51:45 Artık onlar, ne kendi kendilerine ayağa kalkabildiler, ne de yardım gördüler.
ve kavmini (helak etmiştik)And (the) peopleNuh(of) Nuhdaha öncebeforeöncebeforeçünkü onlarindeed, theyidilerwerebir topluma peopleyoldan çıkmışdefiantly disobedient
🇹🇷 51:46 Daha önce de Nuh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış fâsık bir kavimdiler.
ve göğüAnd the heaveninşa ettikWe constructed itsağlamwith strengthve elbette bizand indeed, Wegenişleticiyiz(are) surely (its) Expanders
🇹🇷 51:47 Biz göğü kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sahibiyiz.
🔬 İlim notuGöğü kudretle bina ettik; şüphesiz onu genişletmekteyiz.
Evrenin genişlediği 1929’da Hubble ile gözlendi. "Genişletmekteyiz" ifadesindeki süreklilik dikkat çekici.
ve yeriAnd the earthbiz döşedikWe have spread itne güzelhow excellentdöşeyiciyiz(are) the Spreaders
🇹🇷 51:48 Yeryüzünü de biz döşedik. Bakın biz onu ne güzel döşüyoruz!
veAnd ofhereveryşeydenthingyarattıkWe have creatediki çift (erkek-dişi)pairsumulur kiso that you maydüşünüp öğüt alasınızremember
🇹🇷 51:49 Biz herşeyden iki çift yarattık. Umulur ki, iyice düşünürsünüz.
o halde kaçınSo fleeAllah'atoAllahAllahşüphesiz benindeed, I amsizeto youO'nun tarafındanfrom Himbir uyarıcıyıma warnerapaçıkclear
🇹🇷 51:50 Ey Muhammed! de ki: "Öyleyse Allah'a koşun, gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.
veAnd (do) notuydurmayınmakeile beraberwithAllahAllahtanrılargodbaşkaanotherşüphesiz benIndeed, I amsizeto youO'nun tarafındanfrom Himbir uyarıcıyıma warnerapaçıkclear
🇹🇷 51:51 Allah'la beraber başka bir tanrı uydurmayın (O'na ortak koşmayın). Gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım."
işte böyleLikewisegelmedinotgeldicameonlara ki(to) thoseonlardan öncebefore themonlardan öncebefore themhiçbiranyelçiMessengermutlakabutdedilerthey saidbüyücüdürA magicianveyaorcinlenmiştira madman
🇹🇷 51:52 Böylece onlardan öncekilere de herhangi bir peygamber gelince, onun hakkında da mutlaka: "Bir sihirbazdır veya bir delidir." dediler.
tavsiye mi ettiler?Have they transmitted it to thembunuHave they transmitted it to themdoğrusuNayonlartheybir topluluktur(are) a peopleazgıntransgressing
🇹🇷 51:53 Onlar birbirlerine bunu mu tavsiye ettiler? Hayır onlar azgın bir kavimdir.
yüz çevirSo turn awayonlardanfrom themdeğilsinfor notsenyoukınanacak(are) to be blamed
🇹🇷 51:54 Ey Muhammed! Sen onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin.
ama yine de hatırlatAnd remindçünküfor indeedhatırlatmakthe reminderyararlıdırbenefitsinananlarathe believers
🇹🇷 51:55 Sen öğüt verip hatırlat. Çünkü, hatırlatmak müminlere fayda verir.
veAnd notben yaratmadımI have createdcinlerithe jinnve insanlarıand the mankinddışındaexceptbana kulluk etmelerithat they worship Me
🇹🇷 51:56 Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.
ben istemiyorumNotisterimI wantonlardanfrom themhiçbiranyrızıkprovisionveand notistemiyorumI wantbeni beslemelerinithatBeni doyurmalarıthey (should) feed Me
🇹🇷 51:57 Ben onlardan herhangi bir rızık istemiyorum. Beni yedirmelerini de istemiyorum.
şüphesizIndeedAllah'tırAllahOHerızık veren(is) the All-ProvidersahibiPossessorkuvvet(of) Powersağlamthe Strong
🇹🇷 51:58 Şüphesiz ki, rızık veren O sağlam kuvvet sahibi olan Allah'tır.
muhakkakSo indeedvardırfor those whozulmedenlerindo wrongbir (azab) payı(is) a portiongibilikepayı(the) portionarkadaşlarının(of) their companionso haldeso let them not ask Me to hastenacele etmesinlerso let them not ask Me to hasten
🇹🇷 51:59 Şüphsiz ki, zulmedenlerin geçmiş arkadaşlarının payı gibi, dolgun bir azab payı vardır. Ama şimdi onu acele istemesinler.
vay halineThen woekafirlerinto those whoinkâr ederlerdisbelievedolayıfromgünlerindentheir Dayuyarıldıklarıwhichvaat olunurlarthey are promised
🇹🇷 51:60 Kendilerine vaad edilen günlerinde uğrayacakaları azabdan dolayı vay inkâr edenlerin haline!.