elbetteIndeedkithose whoinkar edenlerdisbelieve[d]eşittir(it) is sameonlarato themonları uyarmanwhether you warn themyadaoruyarmasan danotonları uyarırsınyou warn theminanmazlarnotiman ederlerthey believe
🇹🇷 2:6 Şu muhakkak ki inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Onlar inanmazlar.
mühürlemiştirHas set a sealAllahAllahüzerinionkalblerinintheir heartsve üzeriniand onkulaklarınıntheir hearingve üzerineand ongözlerinintheir visionperde inmiştir(is) a veilOnlar için vardırAnd for thembir azab(is) a punishmentbüyükgreat
🇹🇷 2:7 Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve büyük azab onlaradır.
veAnd ofinsanlardanthe peopleöyleleri de(are some) whoderlersayinandıkWe believedAllahain Allahve gününeand in the Dayahiret[the] Lastolmadıkları haldebut notonlartheyinanıyor(are) believers (at all)
🇹🇷 2:8 İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde, "Allah'a ve ahiret gününe inandık." derler.
aldatmağa çalışırlarThey seek to deceiveAllah'ıAllahve kimseleriand those whoinananbelieve[d]aldatamazlarand notaldatırlarthey deceivebaşkasınıexceptkendilerindenthemselvesdeğillerand notfarkındathey realize (it)
🇹🇷 2:9 Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki sırf kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.
onların kablerindeInkalpleritheir heartshastalık vardır(is) a diseaseartırmıştırso has increased themAllahAllahhastalıklarını(in) diseaseonlara vardırand for thembir azab(is) a punishmentacıpainfulötürübecauseolduklarındanthey used toyalancı[they] lie
🇹🇷 2:10 Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab vardır.
zamanAnd whendenildiğiit is saidonlarato themyapmayın(Do) notbozgunculukspread corruptionyeryüzündeinyeryüzüthe earthderlerthey saysadeceOnlybizwedüzelticileriz(are) reformers
🇹🇷 2:11 Hem onlara: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın." denildiğinde: "Biz ancak ıslah edicileriz." derler.
İyi bilin kiBewaremuhakkakindeed theyonlarthemselvesbozgunculardır(are) the ones who spread corruptionfakat[and] butdeğildirnotanlayanlardanthey realize (it)
🇹🇷 2:12 İyi bilin ki, onlar ortalığı bozanların ta kendileridir, fakat anlamazlar.
zamanAnd whendenildiğiit is saidonlarato themiman edinBelievegibiasinandıklarıbelievedinsanlarınthe peoplederlerthey sayinanır mıyız?Should we believegibiasinandığıbelievedbeyinsizlerinthe foolsiyi bilin kiBewaredoğrusu onlardırcertainly theyonlarthemselvesasıl beyinsizler(are) the foolsfakat[and] butdeğildirnotbilenlerdenthey know
🇹🇷 2:13 Onlara: "İnsanların (müslümanların) inandığı gibi inanın." denilince, "Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?" derler. İyi bilin ki, asıl beyinsiz kendileridir fakat bilmezler.
zamanAnd whenrastladıklarıthey meetkimselerethose whoinananbelieve[d]derlerthey sayinandıkWe believe[d]ve zamanBut whenyalnız kaldıklarıthey are aloneilewithşeytanlarıtheir evil onesderlerthey sayşüphesiz bizIndeed, wesizinle beraberiz(are) with youelbette sadeceonlybizwe(onlarla) alay ediyoruz(are) mockers
🇹🇷 2:14 Onlar iman edenlere rastladıkları zaman: "İnandık" derler. Fakat şeytanlarıyle yalnız kaldıkları zaman: "Biz, sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz." derler.
AllahAllahalay edermockskendileriyleat themve onları bırakırand prolongs themiçindeintaşkınlarıtheir transgressionbocalayıp dururlarthey wander blindly
🇹🇷 2:15 (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir.
işte onlarThosesatın aldılar(are) the ones whosatın aldıboughtsapıklığı[the] astrayinghidayet karşılığındafor [the] guidanceetmediSo notkârprofitedticaretleritheir commerceve değildirand notolanlardanwere theydoğru yolu bulanguided-ones
🇹🇷 2:16 İşte onlar o kimselerdir ki, hidayet karşılığında sapıklığı satın aldılar da, ticaretleri kâr etmedi, doğru yolu da bulamadılar.
Mahmoud Khalil Al-Husary